Mustafa ÖZBALCI

TARİH VE ÖNEMİ

        Tarih, genel olarak milletlerin geçmiş zamanlarda yaşadıkları bütün sosyal ve siyasî olayları, kültür ve medeniyet alanında gösterdiği başarıları, gelişme ve ilerlemeleri yer ve zaman göstererek doğru bir şekilde anlatan ilim olarak tanımlanır. Bu demektir ki, bir milletin yeryüzünde var olduğu günden itibaren takip ettiği yol haritasını anlayabilmek için, o milletin tarihini çok iyi ve doğru bir şekilde bilmek lazımdır. Her milletin, onu öteki milletlerden ayıran kendine özgü bir kültürü vardır. Buna “millî kültür” denir. Milletin karakteristik özelliklerini, onun mistik ve manevî hayatını, ruh zenginliğini, saygı duyup yaşatmak istediği dinî, vicdanî ve ahlâkî bütün değerleri bünyesinde barındıran bu kültür, geçen zaman içinde bin bir çeşit tarihî olayın çalkantıları içinde oluşmuş ve gelişmiştir. Dolayısıyla tarih bilgi ve tecrübesi, bize sadece geçip gitmiş bir zamanın hikâyesini öğretmez, bununla beraber milletin kültürünü, geleneklerini, örf ve âdetlerini, kısaca milletin bizzat kendisini de tanıtmış olur. Böylece hem bu güne ışık tutan bir ayna görevi görür, hem de sağlam ve güvenilir bir gelecek tasavvurunun zeminini hazırlar. Rahmetli Mehmet Kaplan’ın Kültür ve Dil adlı eserinin önsözünde söylediği gibi, sosyal, politik, ekonomik, kültürel bütün meseleler, ancak tarihî perspektif içinde anlaşılabilirler. O sebeple, yetişmekte olan nesillere doğru, köklü ve kuşatıcı bir tarih şuuru kazandırmak, onlara millî ve kültürel meseleleri mutlaka sağlam bir tarih bilgisi ekseninde ele almalarını öğretmek gerekir. Bugünü hakkını vererek yaşayabilmek için olduğu kadar, geleceğe yönelik birtakım plânlamalar yaparken de bize yol gösterecek olan en güvenilir rehber, hiç şüphesiz önce tarihî geçmişimiz, kültürel birikimimiz, gelenek ve göreneklerimizdir. İleri hamleler yapabilmek için böyle sağlam bir zemine, bir atlama tahtasına mutlaka ihtiyacımız vardır.

 

    Doğru ve sağlam bir tarih bilgisine ve şuuruna sahip olmayan nesiller, bizim kültürümüzü yaşatmakta zorlanırlar. Milletimize ve vatanımıza üstün bir mensubiyet duygu ve sevgisi ile bağlanamazlar. Çünkü onlar bizi, yani kendilerini tanımazlar. Jose Saramago, “Kim olduğunu bilmiyorsan, kendin olabilmen mümkün değildir.” diyor. Doğru söz. “İnsan bilmediği, tanımadığı şeyin cahili, hatta düşmanı olur” muş. Rahmetli Erol Güngör, tarih şuurunun bütün tavırların kaynağını teşkil eden duru bir pınar olduğunu söyler. Yetişmekte olan nesillere bu pınarın suyundan kana kana içiremediğimiz, onlara tarihimizi ve kültürel değerlerimizi doğru bir şekilde öğretemediğimiz bizim acı bir gerçeğimizdir. Özellikle Tanzimat’tan sonra tarihimize ve kültürel değerlerimize hep Batının penceresinden baktık ve Batı merkezli bir kültür ve eğitim politikası uyguladık. Bu anlayışla yetişen nesiller giderek kendi ruh köklerinden koptular, kendilerine yabancılaştılar ve yeni bir kimlik arayışına yöneldiler. Bu yeni kimliğin kaynağını da kendi tarih ve kültürel değerlerimizde değil, hep Hıristiyan Batı dünyasında aradılar. Böylece, etrafımızda kol gezen Batı hayranı ve taklit ustası ünlü roman kahramanları  “Muhsin Bey” ve “Felâtun Efendi” benzeri nesiller yetiştirdik. Yetiştirmeye de devam ediyoruz.

 

        Unutmayalım ki Batı, Türklükle Müslümanlığı birbirinden ayırmak için yüzyıllardır her yolu deniyor. Çünkü o, bu ikisinin birbirinden güç aldığını, ayrılmaları hâlinde ikisinin de zayıflayacağını, güç kaybına uğrayacağını çok iyi kavramıştır. Çünkü 9. asırda İslâmiyetle tanıştıktan sonra tarih sahnesinde yepyeni bir kimlikle görülmeye başlayan Türklerin, bu yeni kimlikleriyle kurdukları Türk-İslâm medeniyeti gözlerini kamaştırmıştı. Bunu bir türlü hazmedemediler ve önümüzü kesmek için her yolu denediler. Maalesef buldular da. Önce imparatorluğumuzu kaybettik. Zorlu bir mücadelenin sonunda kurmayı başardığımız Cumhuriyetimiz neredeyse bir asırlık ömrünü tamamlamak üzere. Ama hâlâ insanlarımızın huzur ve mutluluk içinde yaşayabileceği bir toplum yapısı oluşturamadık. Birbirimizi yemekle meşgulüz. Hızla bir şizofreniye, bir karmaşaya doğru sürükleniyoruz. Batı da her yolu deneyerek bu halimizden faydalanmaya çalışıyor. O sebeple kendimize gelmek,  daha fazla vakit geçirmeden tarihimizden ve kültürel birikimimizden güç ve ilham alarak yeni birtakım hamleler yapmak zorundayız. Bunun için de her şeyden önce tarihimizi ve kültürümüzü iyi ve doğru bir şekilde tanımamız ve bilmemiz gerekir. Zira bizi hedefe götürecek en doğru yol önce tarih bilgi ve tecrübesi, sonra da çalışan ve üreten, başkasının eline bakmayan bir toplum olmaktır. Aksi hâlde bize hayat hakkı tanımayacaklarını bilmeliyiz. Batı dünyasını yakından tanıyan merhum Oktay Sinanoğlu’nun şu sözleri kulağımızda küpe olmalıdır: “Sen ne kadar Batı’ya yaranmaya çalışırsan çalış. Batı için sen Türk’sün, Müslümansın. İşte bu yüzden Batı senin ezelî ve ebedî düşmanındır ey çocuk!”

 

Yazarın Yazıları
ÖNEMLİ OLAN KONUŞMAK DEĞİL YAPMAKTIR      16 Eylül 2019 KONUŞMAK DA BİR SANATTIR   09 Eylül 2019 GAZETE VE GAZETECİLİK02 Eylül 2019 OKUMAK VE YAZMAK ÜSTÜNE 26 Ağustos 2019 ATATÜRK'Ü DOĞRU ANLAMAK VE ANLATMAK19 Ağustos 2019 DİN VE TOPLUM İLİŞKİSİ ÜSTÜNE12 Ağustos 2019 TÂRİH VE ÖNEMİ (2)05 Ağustos 2019 YAHYA KEMÂL VE TÜRKÇE22 Temmuz 2019 SANAT VE SANAT TARİHİ15 Temmuz 2019 TARİH VE ÖNEMİ 08 Temmuz 2019
ANA SAYFA SAMSUNSPOR YAZARLAR GÜNDEM SİYASET EKONOMİ GÜNCEL SPOR YAŞAM GALERİ VİDEO E GAZETE HABERAKS TV İLETİŞİM